Samsunlu

SAMSUNLU

 

Keşke dil altı hapları kötü şeyler söylememizi engellemek amacıyla kullanılıyor olasaydı. Ancak bazen insan diliyle yaptığı fenalıktan daha fazlasını onu kullanmaktan kaçınmak yoluyla da yapabiliyor. Eğer Samsunlu burada olsaydı size daha fazlasını anlatırdı. Uzun süredir burada, bizimle değil. O yüzden ben, her şeyi kendi payıma düşen kötülük miktarınca anlatacağım.

 

Adı önemli değil daha çok namı ile bilinirdi bizim mahallenin bizden taraftaki kesiminde, “Samsunlu”… Anlaşılacağı gibi Samsunluydu. Kimi zaman “heeyytt !” der zıplardı taş üstüne taş koyarak harçsız yaptığı duvarın üstünden ve dalardı bitişik komşusu olan kavga eden Kürtler’in arasına. Ne olduğunu anlamadığımız konuşmaların ve bağırışmaların birbirine karıştığı uğultuda ancak onun bağıra çağıra söylediklerini anlayabilirdik. Sonradan ona mevzunun ne olduğunu sorduğumuzda, kavganın sebebinin çoğunlukla aynı sebepten dolayı meydana geldiğini anlardık. Çocuklar…

 

Büyükler hep böyledir. Çocuklarının hakkını savunmak bahanesiyle birbirlerine karşı önceden kalplerinde biriktirdikleri kin nedeniyle kavgaya tutuşurlar. Bu bireysel ya da toplumsal anlamda da aynıdır, savaşların en büyük sebebi çocuklarına daha iyi bir gelecek sunmak isteyen yetişkinler değil midir? Eğer çocuklarını kendi hallerine bıraksalar büyük ihtimalle yarın her şeyi unutup beraber oynamaya devam edecekler.

 

Kimi Zaman Samsunlu’yu böyle komşu kavgalarının içinde bir ona bir buna bağırarak insanları yatıştırmaya kalkışırken görürdünüz. Kimi zamanda, her daim jilet gibi ütülü pantolon gömlek ikilisine baharları bir hırka, kışları bir ceketi de ekleyerek ağır ama emin adımlarla yokuş yukarı sallana sallana yürürken görürdünüz. Dört mevsim giydiği kasketide ayrılmaz bir parçasıydı. Ondan başka etrafta kasket giyen birini hatırlamıyorum. İri yarı bıçkın bir tipti, her zaman kirli sakallı olduğunu anımsarım. Sigara içtiğini hatırlamıyorum ama bir kısmı eksik kirli dişlerini farketmemek de mümkün değildi. Önceleri hiç takmadığı kalın siyah ya da kahverengi çerçeveli gözlüklerini sonraları çıkarmaz olmuştu. Ama her zaman gözlerini kısarak konuştuğu aklımdadır, özelliklede bir şeyle ilgili tutkulu bir nutuk çekiyorsa. Bağıra çağıra konuşurdu Samsunlu çünkü kulakları iyi duymazdı. Bir iki saatlik muhabbetten sonra kafanız rahatlıkla tokmakla dövülmüş davula dönerdi.

 

Onun evi, bizimkinden aşağıdaydı. Bizim evimizin olduğu adanın altından ve üstünden birer yol geçer ve onun evi aşağımızdaki yolun karşısındaydı. Evinin diğer yanından aşağıya doğru bizim “boklu dere” dediğimiz ve o zamanlar ıslah edilmemiş ve atık suların pervasızca döküldüğü dereye doğru giden başka bir yol inerdi. Bir dört yol ağzında, bahçesinde karalahanası, fasulyesi ve kuyusu, kuyusunun içinde kırmızı balıkları olan küçük bir gecekonduda ailesiyle birlikte yaşardı. “Kuyusunda kırmızı balıkları vardı” dedim evet, yanlış okumadınız. Bir çocuk için daha fantastik ne olabilirdi ki. Bir bayram günü, el öpmeye gittiğimizde, kardeşim ve diğer birkaç çocukla birlikte bana o kırmızı balıkları, kuyunun kapağını açıp gösterdiğini çok iyi hatırlıyorum.

 

Aslında, ona bakınca bizim biraz daha şanslı olduğumuzu düşünüp, rahatlardım. Çünkü o dillerini anlayamadığı insanlar ile kapı komşusu olarak yaşıyordu. Kürt koşularımız biraz sert mizaçlı ve kavgacıydı çocuk gözümüze göre, üstelik dillerinden de anlamıyorduk. Korkardık, ve hatta temkinliydik. Sonra belki yıllar geçti ve herkes birbirini kendi terazisinde tarttı ve taşlar yerine oturdu ya da belki de çocukken her şey bize daha bir Yüzüklerin Efendisi’nden fırlamış gibi görünüyordu çünkü sonradan anladım ki bizim taraf yani babam, annem, amcalarım ve onların ailelerinin Kürt komşularımız ile çok iyi komşuluk ilişkileri vardı. Dedim ya, çocuk aklı işte. Bazı şeylerin intibak etmesi için zaman gerekiyor. Şaşıra, şaşıra şaşırmamayı, hayret ede, ede etmemeyi öğreniyoruz ve buna “büyümek” diyoruz.

 

Bizim Samsunlu öyle “mükemmel bir aile babasıydı” diyeceğiniz birisi değildi. İsimleri birbiriyle kafiyeli iki ya da üç oğlu ve birde kızı vardı. Hepsi erkenden evlenmişti biz daha o zaman küçüktük. Bir evde çocukların erkenden evlenip ayrılması bazen ebeveynlerin mizacı hakkında bize ipucu veriyor olabilir. Ancak çocukların annesi o kadar şanslı değildi çünkü onun gidebileceği ancak bir yer vardı o da oraya gitti. Evet doğru tahmin ettiniz erkenden Hakk’ın rahmetine kavuştu çilekeş kadın. Cenazesini hatırlıyorum. Yıllar süren baskı ve şiddet ile dolu hayatı hastenelerde hastalık çekerek son bulmuştu. O da bizim Samsunlu gibi biraz sert mizaçlıydı galiba ama yine de onu hep iyi bir insan olarak hatırlarım.

 

Babam ve amcalarım genellikle onu “Samsunlu” diye çağırsada annem ve yengelerim onu isminin sonuna “abi” ekleyerek çağırırlardı. Oda annemi ve yengelerimi isimlerini anmaksızın “gelin” diye çağırırdı. Bu onun için belkide büyük bir kolaylıktı. Ne annemin ne de yengelerimin ismini dahi bildiğini sanmıyorum, kim bilir belkide bilmeye gerek bile duymuyordu. Onları “gelin” diye çağırırdı çünkü o babamlardan büyük, dedemdense küçüktü. Samsunlu elbette ki kendini “Karadenizli” olarak tanımlardı. Karalahana çorbasını sever ama memleketinin pirinciyle de hep gurur duyardı. Çocukları evlenip karısı da vefat edince, uzun süre aynı evde yalnız yaşamıştı. Sonra da evi müteahhite verip karşılığında bir kaç daire almıştı ama o dairede de yalnız yaşamaya devam etmişti. Bu yüzden bize daha sık akşam oturmalarına gelir olmuştu. Annem ve babam onu özellikle davet ederlerdi siz deyin karalahana biz diyelim pancar çorbası pişirdikleri zaman.

 

Hatırımda bir yaz akşamı olarak kalmış bir akşamda, bize yemeğe gelmişti. Yemekten sonra çay faslına geçildiğinde her zamanki gibi laf dönüp dolaşıp onun sağlık sorunlarına gelmişti. Yaşından beklenmeyecek hızlı bir hareketle aniden doğrulup, karnını bir baştan bir başa kaplayan eski bir ameliyat izini, gömleğini yukarı sıyırıp göstermişti. Pek hoş bir manzara olduğu söylenemezdi. Tabii sağlık sorunları açıldığı zaman kapanmak bilmezdi. Bu manzaranın üstüne bize bir de yakın zamanda gittiği hastanede kulağının nasıl temizlendiğini çıkan sıvının rengine varana dek anlatmıştı. Akşam yemeğinden hemen sonra böyle bir sohbeti dinlemeye daha fazla dayanamayıp kendimi, mutafağa, çayları tazelemekte olan annemin yanına atmıştım. Anneme, “neden hep böyle şeylerden bahsediyor ?” diye sitemkar bir soru sorduğumda “yalnız adam, ne yapsın, konuşacak kimsesi yok, hoş görmek lazım” demişti. Biraz sonra, tazelenen çaylar eşliğinde sohbet, değişik sulara doğru yelken açmıştı. Ara ara televizyona bakıp muhabbeti dinlemeye devam ediyordum. Annem, onun eşinin iyiliklerinden bahsedip rahmet okumuştu. Mağrur Samsunlu’nun sahip olduğunu bile hayal edemediğim titreyen bir ses tonuyla anneme, “ ahhh gelin ah… ben o kadına yaptıklarımın cezasını çekiyorum şimdi” demişti, muhtemelen boğuştuğu sağlık problemlerini kastederek. Bunun üzerine, kimsenin ağzını açıp ne söyleyeceğini bilemeyeceği türden uzun ve sinir bozucu bir sessizlik olmuştu. İlk kim ne konuştu, ne dedi, hala hatırlamıyorum. Muhtemelen “yok…kader…takdir-I ilahi” vs denmiştir. Onun duyduğu bu pişmanlığı, o gün o odada bulunupta kalbi olan herkes hissetmiştir, uçuşan sivrisinekler bile.

 

Biraz mürekkep yaladığımız için bizi severdi. “Bizi” diyerek kastettiğim ben kardeşim ve diğer bazı akraba çocukları. Sokakta, bakkalda, nerede olursa olsun muhakkak bizi durdurup konuşurdu. Ya bir hastane anısı ya bir resmî daire macerası ya da siyasetten bir konu açıp laflamaya özen gösterirdi. Fakat bize daha çok boş zamanı olduğu için gereksiz şeylerden bahsetme lüksüne sahip bir büyüğümüz izlenimi verdiğinden ise muhtemelen habersizdi. “Canım, adam nezaketen durmuş, konuşmuş, ne var bunda? “ diyebilirsiniz. Ancak onu tanısaydınız nezaketen bir şey yapacak birisi olmadığını anlardınız.

 

Bir bahar ya da yaz akşamı, iş çıkışı eve döndüğümde bakkala ekmek almak için gitmiştim. Yorgun bir iş günü olmalı ki tek düşüncem eve dönüp yemek yiyip biraz dinlenmekti. Bakkaldan çıkar çıkmaz sağ tarafıma bakınca, göz ucuyla Samsunlunun hemen köşede bulunan apartmandan bakkala doğru yöneldiğini ve hatta beni görünce de adımlarını sıklaştırdığını farkettim. Akşam akşam onun gereksiz muhabbetini bağıran sesinden dinlememek için hemen sola doğru yönelip eve dönmüştüm. Çok iyi hatırlayamıyorum ancak herhalde başının hemen üstünden kurşun geçen askerin ölümden sıyırdığını düşündüğü gibi sevinmişimdir. Bir kaç gün sonra yine işten eve döndüğümde annem Samsunlunun öldüğünü söyledi. Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim. Kuru bir Allah rahmet etsin dileği söze gelmiştir mutlaka ama aklım hala o gün onu görmezden geldiğim güne takılıp kalmıştı.

 

Yıllar geçmiş olmasına rağmen hala kendimi affedemiyorum. “Kimseye kötü davranma ya helalleşmeden biriniz ölürse”, “Yarın başımıza ne geleceğini bilmiyoruz” diyenlerin haklı olduğuna inancım tamdı. Ancak idrak etmek için keşke böyle bir şeyin olması gerekmeseydi. Siz siz olun benim yaptığımı yapmayın. Bugün bile hala Samsunlunun beni görüp adımlarını sıklaştıran görüntüsü aklımdan çıkmıyor. Ama ne kadar hızlanırsa hızlansın bana ulaşamıyor, tersine her geçen an biraz daha uzaklaşıyor. Ben ise o bakkalın önünde öylece durmuş bekliyorum.

Bir cevap yazın

KAPAT
www.000webhost.com